Araçlar
Giriş

Endokrinolojide Diyalog Derneği

Pazar, 05 Eyl 2010

Cahit Sıtkı Tarancı

e-Posta Yazdır PDF

Ne doğan güne hükmüm geçer,

Ne halden anlayan bulunur;

Ah aklımdan ölümüm geçer;

Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.

 

Ve gönül Tanrısı'na der ki:

- Pervam yok verdiğin elemden;

Her mihnet kabulüm, yeter ki

Gün eksilmesin penceremden!3

 

 

Cahit Sıtkı Tarancı

(1910 -1956)

 

Diyarbakır'da doğdu. İlkokul'dan sonra İstanbul'a gelip Saint Joseph'te başladığı ortaöğreniminin son üç yılını Galatasaray Lisesi'nde tamamladı. İlk şiirleri, lise öğrencisiyken "Muhit" ile "Servetifünun" dergilerinde yayımlandı. Yatılı olarak girdiği Mülkiye Mektebi'ni bitirmeden ayrılarak, 1935'te, İstanbul'daki Yüksek Ticaret Okulu'na yazıldı. Bir yandan da Sümerbank'ta memur olarak çalışmaya başladı. 1938'de siyasal bilgiler okumak üzere Fransa'ya gitti. Öğreniminin yanı sıra Paris Radyosu'nda Türkçe yayınlar spikerliği yapıyordu. İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine yurda dönmek zorunda kaldı. Askerlik görevini bitirince, 1943'te, bir yıl kadar İstanbul'da babasının işyerinde çalıştı. Çevirmen olarak Ankara'ya, Anadolu Ajansı'na gitti. Oradan Toprak Mahsulleri Ofisi'ne, sonradan da Çalışma Bakanlığı'na geçti. 1946'da "Otuz Beş Yaş" şiiriyle C.H.P. Şiir Yarışması'nı kazanması, adının bütün ülkede duyulmasını sağladı. 1954'te ağır bir felç geçirerek konuşma yetisini yitirdi. İki yılı geçen bir süre iyileşmediği görülünce Avusturya'ya götürüldü. 12 Ekim 1956'da Viyana'da öldü.

Özellikle Baudelaire'i, Verlaine'i iyi bilen bir şairdi. Hece ölçüsünü yeni uyumlara, Türkçe'nin değişik seslerine açtı. Duraklarla oynadı. Yalın bir konuşma dilini işledi. Serbest ölçüyü biçime, yapıya önem vererek uyguladı. Öyküler de yazdı.5

 

x          x          x

 

Cahit Sıtkı'yı Paris'ten döndükten sonra tanıdım. Ama, daha Paris'teyken mektuplaştığı arkadaşlardan adını duyardım. Faşizmin kara bir bulut gibi Avrupa'ya yayıldığı sırada, bir Fransız radyosunda spikerlik yapıyordu. Yurttaşlarına, Türkçe, faşizm belasını ve kötülüğünü anlatıyordu. Faşist saldırganlar, bulunduğu bölgeye doğru gelince, bir bisiklete atlayarak kaçmış. Yolda uçakların makineli tüfek ateşine tutulmuş, bir rastlantı olarak, yaralanmadan kurtulmuş. Yakında memlekete dönüyordu. Beşiktaşlı bir kıza aşıkmış... Dönüşte ilk işi Beşiktaş'a gidip gençlik anılarını tazelemekmiş. Öyle bomba şiirleri varmış ki yayınlamıyormuş, dönüşte yayınlayacak, edebiyat ve şiir alanını allak bullak edecekmiş. Cahit Fransa'da iken kulağımıza gelenler bunlardı.

Sonunda döndü. Avrupa savaş içinde, biz savaşın eşiğindeydik. Düşman, sınırlarımıza yanaşmıştı. Karne ekmeği yiyorduk. Ankara'da Sakarya Caddesi'nde, şimdi işkembeci olan yerde, bir lokanta vardı. Şairler, sanatçılar, yazarlar oraya çıkarlardı. Basit bir işçi lokantasıydı. İçki satmazdı. Herkes şişesini alır, giderdi. Cahit'i burada tanıdım. Ne yalan söyleyeyim, düşlediğim Cahit'e benzemiyordu. Gerçekteki Cahit ile düşümdeki Cahit arasında ilinti kuramadım. Hatta düş kırıklığına uğradım. Ufak tefek bir adamdı. Yanağında Diyarbakır çıbanı göze çarpıyordu. Usturayı ne kadar çalarsan çal, kazınmayacak gibi görünen sakalları vardı. Konuşması tutuktu. Hatta biraz kekeme. Bundan olacak, az konuşurdu. Fethi Giray'la beraberdik, Şahap Sıtkı tanıştırmıştı.

Daha ilk tanışmada kanımız kaynadı. İkimiz de şiir vurgunu, şiir tutkunu idik. Divan şiirinden seçtiğim beyitleri okur, beğenisine sunardım. Has şiiri derhal anlardı. Bizim kuşakta o zamanlar divan şiirine karşı bir ilgisizlik vardı. Orhan Veli ve arkadaşlarının, vezinsiz, kafiyesiz, mizaha kaçan şiirleri dergilere hakimdi. Yeni şairler de onları taklit etme modası içindeydiler. Biz ise, Orhan ve arkadaşlarının şiir anlayışından kaçıyorduk. Bir Orhan Veli, bir de Nazım etkisi vardı. İkisinden de kurtulmak istiyorduk. Gerçi Cahit, Fransa'da iken, Fransız şiir akımlarını izlemiş, yeni örnekleri görmüştü. Memlekete gelince Orhan Veli ve arkadaşlarının geniş bir etki alanı kurduklarını anlamıştı. Nurullah Ataç da aramıza karışınca Divan beyitleri okuma, gündelik yaşantımıza girmişti. Orhan da Divan şiirini çok iyi bilirdi. Olmadık yerde, bazı beyitler okur, anlamını, veznini sorardı. Boş bulunmaya gelmezdi.1

Cahit'in Ankara'da ilk kalışı uzun sürmedi. Askere alındı. Askerliğinin çoğunu Edremit yöresinde yaptı. O yıllarda tüm subay ve yedek subaylar gibi Cahit'e de bir emir eri verildi. Adı Abbas olan, kısa sürede sevgi ve güvenini kazanan bu Midyat'lı genci, Cahit evinin bir odasına yerleştirdi. Abbas evin temizliğini, ütüsünü, alışverişini yapıyor, akşamları da masayı Cahit'in sevdiği mezelerle donatıyordu. Bir akşam Abbas'a takılmak amacıyla sordu.

- Sen İstanbul'u bilir misin?

- Bilirim komutanım.

- Orada bir Beşiktaş var, onu da bildin mi?

- Bildim komutanım, ben orada acemi birliğindeydim.

- Benim Beşiktaş'ta bir sevdiğim var, onu kaçırıp bana getirir misin?

- Elbet komutanım.

Ertesi sabah Cahit kalktığında, Abbas traş olmuş, giyinmiş, bekliyordu.

- Hayrola Abbas bu hazırlık ne?

- İstanbul'a gidecektim komutanım?

- Ne yapacaksın İstanbul'da?

- Senin sevgilini getireceğim.

Cahit donakaldı, hiçbir şey söylemeden kapıyı çekti, çıktı. Akşam geldiğinde ağacın altında sofra kurulmuştu. Abbas'ı karşısına oturttu. Söylediğinin yalnızca bir şaka olduğunu anlatmaya çalıştı.4

Haydi Abbas, vakit tamam;

Akşam diyordun işte oldu akşam.

Kur bakalım çilingir soframızı;

Dinsin artık bu kalp ağrısı.

Şu ağacın gölgesinde olsun;

Tam kenarında havuzun.

Aya haber sal çıksın bu gece;

Görünsün şöyle gönlümce.

Bas kırbacı sihirli seccadeye,

Göster hükmettiğini mesafeye

Ve zamana.

Katıp tozu dumana, var git,

Böyle ferman etti Cahit,

Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;

Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.2

 

Askerden sonra Ankara'ya geldi. Kendine uygun bir iş bulamadığı için yeniden İstanbul'a gitti. Mis sokağında bir pansiyonda oturuyordu. Evin sahibesi Ermeni kadın, gelinliğinden kalan, kocaman, çift kişilik bir karyola vermişti ona. Cahit bunun içinde kundakta bebek gibi kalıyordu.

 

Bu akşam ilk olarak ağladım,

Bekâr odamın penceresinde.

Hani ev bark, hani çoluk çocuk?

Ne geçti elime bu hayatın

Meyhanesinde, kerhanesinde?

Yatağım her gece böyle soğuk.

Saadet bu ömrün neresinde?2

 

Akşam içkisini, "Balkan" diye bir küçük lokantada içiyordu. Lambo diye bir de garsonu vardı. Parasız günlerinde bazı ufak tefek hesapları bırakıyordu... Bir okulda Fransızca hocalığı vardı Cahit'in, Cumhuriyet'e de haftada bir hikaye yazıyordu. Başka geçimi yoktu. Babası Sıtkı Bey o yaz İstanbul'a gelmişti. Araları açıktı, annesine babasının bulunmadığı zamanlar gidiyordu. Özel sorunlarını anlatmazdı, fakat hareketleri o kadar açıkta idi ki, dargınlığın bilinmemesine imkan yoktu.1

 

Babam kırdı beni ilk önce babam.

Dosttan gördüm kahrın daniskasını,

Nankör çıktı iyilik ettiğim adam

Sevdiğim kız da savdı sırasını.

 

Bendim hayâl üstüne hayâl kuran,

Gözüm kapalı olduğu zamanlar.

Benim başını taştan taşa vuran,

Sandığım gibi değilmiş insanlar.

 

Garibim dünyada garip nafile.

Gelse boynuma dolansa da bahar;

Kendi hoş kendi masum sesinizle,

Siz söyleyin garipliğimi kuşlar.2

 

Askerlik, İstanbul derken yeniden Ankara'ya döndü. Anadolu Ajansı'nda çevirmen oldu. Bu işi ile pek kaynaştığını sanmıyorum. Ajans çalışmalarının sıkıcılığı, tek parti döneminin baskısı, oradakilerin sırtlarını devlete dayayarak tatsız davranışlarda bulunmaları Cahit'i tedirgin ediyordu. Gerçeği saklayan ve sansüre uğrayan çeviriler de hoşuna gitmiyordu. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Cemal Yeşil imdadına yetişti. Sanırım uzaktan akrabası da oluyordu. Cemal Yeşil'in şiirle ilintisi vardı, rubailer yazardı. Cahit'in şiirlerine hayrandı. Onu, Çalışma Bakanlığı’na yerleştirdi. Bakanlık; yayın müdürlüğünde çevirmen olmuştu. Çalışma Bakanlığı, o zamanlar, Adalet Bakanlığı'nın altında idi. Cahit geniş bir odada oturuyordu. Odada birçok masa vardı, öteki arkadaşları ile çalışırdı. Çalışırken sıkıntısı kahve idi. Odaya kahve getirmiyorlardı. Bodrumda bir kahve ocağı vardı, gittiğimde oraya indik, kahve içtik. Arada bir, işi kırıyor, Sakarya Caddesi'ndeki küçük meyhanede ayaküstü bir iki kadeh votka atıyor, yeniden işine gidiyordu.

Bir gece, başına bir hal geldi. Fethi Giray'la içkiyi fazla kaçırdıkları bir gece Yeni Bar'a gitmişler. Otururlarken yanlarına şiir seven birkaç kişi gelmiş. Fethi'nin cebinde pelür kağıda yazılı, Nazım Hikmet'in "Kalbimin yarısı buradaysa doktor, yarısı Çin' dedir" diyen şiiri var. Çıkarmış, Fethi onu okumuş. Yanlarında oturan bir asistan "Nazım'ın şiirini okuyorlar. Komünizm propagandası yapıyorlar" diye bunları ihbar etmiş. Polisler Cahit'le Fethi'yi toparlayıp gece yarısı karakola götürmüşler. Oradan da suçüstü mahkemesine... Nöbetçi Hakim Melahat Ruacan imiş. Karşısına çıkmışlar. Bu arada Cemal Yeşil'e de haber salmışlar. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, ilgili yerlere söylemiş. Yargıç Melahat Ruacan, ilgili yerlerin uyarmasına gerek kalmadan, tanıkları azarlamış, sanıkları da salıvermiş. Cahit, bu olaydan çok korkmuştu. Hatta bir süre meyhanelerde görünmedi.

Cahit, bir ara, solculuğa da merak sardıydı. Atatürkçü ve ilerici gençlerin kurduğu Türkiye Gençler Derneği'ne üye olmuştu. Dernekte şiir üzerine bir de konferans verdi. Nazım Hikmet hakkında "Kafeste Dolaşan Aslan", "Bir Şey ki", "Amerikan Bezi Üç Buçuk Arşın" gibi şiirlerini bu dönemde yazmıştı. Bu şiirler çok ilgi görmüştü. Fakat memuriyet, çevresindeki insanların baskısı, mizacının bu türlü işlere yatkın olmaması sonucu sonradan böyle şiirler yazmaktan vazgeçti. Onun için önemli olan, şiirin kendisi idi. Başka şeyler pek ilgilendirmezdi. Kültürünün de siyaseti benimsemeye uygun olmadığını sanıyorum. Çünkü solculuk ve siyaset tartışmaları açıldığı zaman hep susardı. Sosyalizm teorisi üzerine hazırlıklı değildi. Zaten susan bir insan olduğundan, bu konular açıldığı zaman hiç konuşmazdı. Yüreğindeki insan sevgisi, kimseyi kırmak istemeyişi, elindeki avucundakileri dostları ile paylaşması, yaşantısı, onu da polis dosyalarına "solcu" olarak sokmuştur. Solcu olarak damgalandığı içindir ki, cenazesi, siyasi polis kordonu altında kaldırılmıştır.

Çalışma Bakanlığı'nda genç bir kıza aşık oldu. Aşk şiirleri yazması bu sıradadır. 1952'de yayınladığı Düşten Güzel adlı şiir kitabı, evlenmeyle biten aşkına dairdi.

Evlendi. Bir süre de evliliğin sarhoşluk yeliyle oyalandı. Aşk, kadın meseleleri ile başı pek hoş değildi. Sevmişse de, aşkları hep platonik olmuştur. Gençlik çapkınlıklarımızın içine girmezdi. Bir kadının ardından yatmacasına koştuğunu hatırlamıyorum. Evliliğidir ki, Cahit'in kadın yanını doldurmuştur. Evlendikten sonra uzun süre görünmeyişini buna yorumlardık. Ça1ıştığım gazetenin bürosu Kızılay'daydı. Arada bir gelmeye başladı. Bir şişe votka alırdım, içerdi. Öğleye doğru da, yemek için doğru eve... Gündüzcülüğe başlamıştı. Yakınları gündüz 'de içiyor diye yakınırlardı. Çok önlemek istediler. Önleyemediler. Bir gün duyduk ki, felç gelmiş. Hastaneye kaldırdılar. Para etmedi. İyileşsin diye Viyana'ya gönderdiler. Fayda vermedi. Uzun süre felçli yattı.

En son, Gülhane Hastanesi'nde ziyaretine gittim. Bir tekerlekli iskemlede, sırtında ropdöşambr, konuşamaz, söyleyemez bir adamla karşı1aştım. Sade, kaşı gözü, Diyarbakır çıbanı ile Cahit'ti... Başkaca bir iz yoktu. Türkçe’yi en güzel kullanan şair, "Anne, Allah" kelimelerinden başkasını söyleyemiyordu. Bir de, bazı acayip sesler çıkartıyor ve ağlıyordu. Dayanamadım, ben de ağladım. Genç ve güzel asistan kız, ikimizin ağlaştığını görünce dayanamadı, o da ağlamaya başladı.

Artık, Gülhane'de yatmasında bir yarar yoktu. Devletin el uzatmasıyla Viyana'ya gönderildi. Bir gün duyduk ki, zatürre olmuş. Felç değil, bu hastalık götürmüş şairi... Ölüm haberini ilk alan, o sıralar Viyana Büyükelçiliği’mizde çalışan şair Adnan Bulak olmuş. O da, Viyana'daki öğrencilerden Çetin Özkırım'la Haldun Taner'e haber vermiş.

"Aman, Cahit Sıtkı öldü! .. Bana yardım edin!.." Cenazenin uçakla yurda gönderilmesi çok zor... Bir alay formaliteye bağlı... Bir adamın tek başına yapacağı iş değil... Sabahın çok erken saatinde ölüyü havaalanına getirmişler... Yolcular görmeden uçağa yüklemişler... Törensiz, mörensiz yolcu etmişler...

Cenaze Ankara'ya gelince, Hacı Bayram Camisinde namazı kılındıktan sonra Asri Mezarlığa gömüldü. "Bir namazlık saltanatın olacak... Taht misali o musalla taşında... " diyen ozan, omuzlarda taşındı. Ankara'daki bütün sanatçılar oradaydı. Hakkında dosya tutan polisler de... Eniştesi Kamuran ile askerlik arkadaşı Hasan Şimşek'in hıçkırıklarını unutamam.

Cahit Sıtkı Tarancı'nın şairliğinden başka bir de öykücülük yanı vardır. Türlü gazetelerde geçim için yazdığı öyküleri kimse toplayıp bir kitap yapmamıştır. Cumhuriyet, Haber, Vakit gazetelerine öyküler yazdığı dönemde ben Cahit Sıtkı'yı tanımıyordum. İmzası ile çıkan bazı öykülerini okuduğumu hatırlarım. Ancak bu öykülerin çoğunu da takma adla yazmıştır. Takma adlarını yakın arkadaşı Baki Süha bir yazısında açıklamıştır.1

Cahit Sıtkı, Galatasaray Lisesi'nde okuduğu için sınıf arkadaşları arasında Doğan Nadi de vardır. Onun aracılığı ile Cumhuriyet'te bazı öyküleri kolayca çıkmıştır. Bu öykülerin öykü ustaları arasında ilgi çektiğini de gene Baki Süha'nın anılarından öğreniyoruz:

... 1935 yılının ekim ayıydı. Ahmet Halit Kitabevi'nden çıkmış, Cumhuriyet Gazetesi’ne doğru yürüyordum.

Gün kararmak üzereydi. Yirmi metre kadar ileriden -bana gönderdiği fotoğrafına göre- Cahit (Sıtkı Tarancı) olduğundan kuşku duymadığım kısa boylu bir genç geliyordu. Koltuğunun altında gazeteler vardı. Aynı hizaya ve karşı karşıya gelince ben durdum, o da durdu. Ürkek ve dalgın bir hali vardı. Bir iki saniye birbirimize bakıştık. Kolundan tuttum ve hiçbir şey söylemeden gene bir iki saniye geçti. Birdenbire kekemeliği çözülmüş bir insan haliyle hemen konuştu:

"Yanılmıyorsam Baki Süha!.."

"Evet Cahit, benim."

Sarılıp öpüştük. Üzerinde sarı renkli ve biraz kirli bir empermeabl vardı. Boyu bir Japon ya da bir Çinli kadar kısa, benzi esmere yakın duru mat, şakakları azıcık çıkık, ağzı büyükçe, gözleri siyah ve güzeldi. Birdenbire dikkat ettim, elleri ve ayakları sekiz on yaşındaki bir çocuğunki kadar ufaktı.

On beş-yirmi dakika süren yarı resmi konuşmadan sonra üç beş adım ilerdeki Meserret Kahvesi'ne girdik. Şimdi bir pastane ve tatlıcı dükkânı olan bu sevimli yer, o zamanlar daha çok, gazetecilerin ve edebiyatçıların buluşup sohbet ettikleri bir randevu mahalli idi.

Hava iyiden iyi kararmıştı. Cahit ani bir kararla: "Bu akşam bir yerde birkaç kadeh içebilir miyiz?" dedi. Derhal kabul ettim. Zaten o önermese ben önerecektim. Yalnız kendisine birkaç dakika izin vermemi, çok yakında bulunan bir kitapçıdan bir miktar avans para alacağını söyledi. Zaten anlaşılır bir telaş içindeydi. Parasız olduğu besbelliydi.

Hiçbir yere gitmesine gerek bulunmadığını, o akşamki masraflarımızı karşılayacak kadar paranın bende bulunduğunu, avans işini bir başka güne bırakmasını söyledim. Düşündüm ki Cahit avans almaya gideceği kitapçıdan eli boş dönebilirdi.

"Hayır olmaz!" diye direndi.

Bir anda fırlayıp kahveden çıktı. Yarım saatten çok beklemeye başladım. İçim sıkıldı. Gazete okudum. Tavla oynayanlara baktım. Sonunda Cahit çıkageldi. Yüzünden hemen anladım, eli boş dönüyordu. Kitapçıyı bulamamış. Biraz sonra gelir, demişler. Beklemiş beklemiş, ne gelen var, ne giden... Üzgün bir bakışla:

"Emrindeyim, bu akşam senden olsun!" dedi.

"Afrika Hanı’nın altında küçük, ucuz bir meyhane vardır, oraya... "

Sirkeci'den tramvaya atladık; Beyoğlu'nda, Parmakkapı'da indik. Yarım saat sonra Cahit'in küçük fakat çok sevimli meyhanesindeydik. Üç dakika sonra beyaz mermer masamız küçücük meze tabaklarıyla dolup taştı. Bir de 49'luk Bahçe rakısı ısmarladık. ( ... )

 

Meyhanemizin Cahit'ten de kısa boylu, tıknazca sevimli bir şef garsonu vardı: Magromatis Efendi!.. Mesleğinin tam ehli olan bu sevimli Rus, bir dakika bile durup dinlenmeden masaları donatıyor, küçücük elleriyle üç beş tabağı birden taşıyor, bütün müşterileriyle ilgileniyor, fakat Cahit'e çok ayrı, belirlenir bir itibar gösteriyordu. Magromatis Efendi o yıllarda kırk beş-elli yaşlarındaydı. Yüzünde hiç eksilmeyen tatlı bir gülüş vardı. Uğraşını neşeyle yürütüyor, bir kadeh bile içmediği halde sözde çakırkeyf görünüyordu.

Cahit, daha sonra, bu Magromatis Efendi için bir meyhane öyküsü yazdı, Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlandı. Doğan Nadi'den öğrendiğime göre, üstat Hüseyin Rahmi bir mektup yazarak, muhakkak Cahit Sıtkı ile tanışmak istediğini, birlikte bir öğle yemeği yemelerini sağlamasını istemiş. On gün sonra Hüseyin Rahmi, Kitapçı Hilmi, Doğan Nadi, Parkotel'de buluşmuşlar. Fakat Cahit Sıtkı o günlerde Paris'e gittiği için yemekte bulunamamış.

Hüseyin Rahmi üzgün, merak içinde ısrarla soruyormuş:

"Kimdir bu Cahit Sıtkı? Herhalde yaşlı başlı eski meyhaneleri ve o meyhanelerde çalışan hünerli garsonları inceden inceye gözden geçirmiş usta bir kalem olacak. Gazetenizde Magromatis adlı öyküsünü okuduğum zaman çok beğendim."

Doğan Nadi, onun 24 - 25 yaşlarında bir genç olduğunu, liseden arkadaşı bulunduğunu söyleyince Hüseyin Rahmi:

"İmkânı yok efendim, olamaz. O yaştaki bir adam o eski devir meyhane ve garsonlarını bu kadar güzel, bu kadar canlı tasvir edemez." diye tutturmuş. Doğan Nadi de:

"Çok yakında, Paris'ten döner dönmez sizinle tanıştırırım," demiş.

Demiş ama, Cahit, Paris'ten döndüğü zaman, ne yazık ki Hüseyin Rahmi de yaşama gözlerini yummuş.

Baki Süha, "Cahit Sıtkı öykülerini sanat dışı bir olay gibi saklar, hatta bunların altına çok az Cahit Sıtkı, çoğunlukla da Cevat Sadık, İrfan Kudret imzasını atardı," diyor:

Bana bir gün:

"Çok hikâye yazıyorum, bana içki ve sigara parasını onlar getiriyor," demişti. Paris'te öğrenimde iken geçiminin büyük bir bölümünü Cumhuriyet Gazetesi’ne yazdığı telif ve tercüme hikâyeleriyle sağladığını bilirim. Hatta hikâyelerde adı sık sık geçmesin diye İrfan Kudret takma adını ben yakıştırmıştım. Paris'teki adresine bir mektup yazarak bildirmiştim. Verdiği cevapta, kendisine çok iddialı bir ad bulduğumu, "Hem irfanlı, hem de kudretli bir şahsiyet! Benim gibi aciz bir Cahit Sıtkı'ya yakışmıyor," demişti. Fakat buna rağmen mektubuna ekli olarak yolladığı üç öyküde de İrfan Kudret imzasını atmıştı.4

 

x          x          x

 

"Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder,

Dante gibi ortasındayız ömrün"2

 

Cahit Sıtkı Tarancı'nın en ünlü şiiri bu dizelerle başlar. Peki şair "Dante gibi ortasındayız ömrün" dizesiyle ne demek istemişti?

Dante Alighieri, 1265 yılında Floransa'da doğmuş bir İtalyan şairi idi. Dokuz yaşında iken bir davette, tanışlarının sekiz yaşındaki kızı Beatrice'i gördü ve ona çocukça bir sevgiyle bağlandı. Dante'nin Beatrice'e duyduğu bu sevgi, sonradan platonik bir aşka dönüşecek ve yaşamının sonuna kadar sürecekti. Dante aşkını, sevdiğine de başka birisine de söylemedi. Karşılıksız aşktan habersiz Beatrice 1288 yılında zengin bir şövalye ile evlendi, iki yıl sonrada öldü.

Dante, kalbinde silinmez bir iz bırakan Beatrice'i ölümsüzleştirecek bir eser yazmayı düşündü. 1300'de otuz beş yaşında iken Beatrice eşliğinde ilahi bir yolculuğa çıktığını, bu yolculukta cehennem, Araf ve cenneti gezdiğini varsayarak, İlahi Komedya'yı yazmaya başladı.

"Hayat yolumuzun yarısında kendimi karanlık bir ormanda buldum" dizesiyle başlayan eserinde Dante; İncil’in 595inci sayfasında yer alan Mezmurlar'ın "günlerimiz yetmiş beş yıldır" diyen ayetine atıfta bulunmaktaydı.

İşte Cahit Sıtkı Tarancı'nın "Dante gibi ortasındayız ömrün" dizesi de Dante'nin İlahi Komedyasındaki başlangıç dizesine yapılmış bir atıfdı.5

x          x          x

Ufacık tefecikti. Boyu ya bir altmış iki, ya da bir altmış beşti. Ayakkabıları da, çocuk ayakkabısı kadardı. Saçlarını ortadan ayırarak arkaya tarardı. Esmer kavrukça bir yüzü vardı. Bakanlıklardan birinde çevirmen olduğu için, beylik memur giyimini hemen hiç değiştirmez, daima kravat takardı. Ünlü bir ozandı. Ama dışarıdan bakınca ozandan çok, genç yaşta hayattan usanmış, sessiz sedasız emekliliğini bekleyen bir kalem katibine benzerdi.

O tarihlerde Ankara'da Postane Caddesinin başında yanyana iki meyhane va:rdı. İkincisi tüllü perdeleri ve ufacık Amerikan barıyla daha bir lüks, daha bir içkili lokanta tipiydi.

Ankara sanatçılarının hemen her akşam toplandıkları yerdi bu iki meyhane. Ünlü ozan da, işinden çıkar çıkmaz doğru buraya gelir, akşamın ilk müşterisi olarak pencere dibindeki masasına oturur ve bir "Bebe" rakı söylerdi. Bebe rakı, o devirdeki kırk dokuzluğun yarısı demekti... Şimdiki ölçülere göre çift duble, yahut bir viski bardağı rakı...

Lokantanın sahibi, nemrut suratlı, şişman bir adamdı. Ne şakadan, ne halden, ne sanattan anlardı. Adına Çelebi derlerdi. Ne çare ki hem azıcık lüks görüntülü, hem de sanatçıların kesesine uygun çok yer yoktu Ankara'da. Üstelik Çelebi, bütün o asık suratına rağmen, bir ay süreyle veresiye hesabı da kabul ederdi.

O dönemde Çelebi'nin gürültülü patırtılı, züğürt ve serseri görünüşlü genç müşterilerinden modern Türk edebiyatının en bayrak isimleri çıkacaktı ilerde. Ama bunun ne Çelebi farkındaydı, ne de o gençleri izlemeye gelen birinci şube polisleri...

Ufacık tefecik esmer yüzlü ozan, sanat çevrelerinde çok ünlü olmakla birlikte henüz bugünkü kadar kuşakların ve kitlelerin malı olmamıştı. Ne bestelenmiş şiirleri çalınıyordu radyolarda, ne de hakkında özel programlar düzenleniyordu. Bütün bunlar ölümünden sonraya rastladı.

Cumhuriyet ve demokrasi hangi hesapla bilinmez, kendi öz sanatçılarını sağlıklarında pek benimseyemedi. Onları değerlendirmeyi ölümlerinden sonraya bırakmayı yeğ tuttu... Kendilerine gerek okul kitapları, gerek radyo ve televizyonlar, ölümlerinden sonra açıldı. Dürüst ve yetenekli insanlar oldukları için, sanırız ki şark kafalı yöneticiler, kendilerine sağlıklarında etkenlik kazandırmaktan çekindiler.

Çağdaşlıkla çağ dışılığın bir arada geçinmeleri zordur. Çağ dışılık ağır bastı mı, çağdaş kişilere gösterilecek ilgi, ölümlerinden sonraya bırakılır.

Her akşam saat altı sularında ufacık tefecik ozan, Çelebinin lokantasındaki masasına oturur, tül perdelerin gerisinden caddeye bakarak bebe rakısını içmeye başlardı. Tanıdıklarının paldır küldür masasına çökmelerinden de pek hoşlanmazdı. Bunu bilenler, içeri girince kendisine selam vererek başka masalara giderlerdi.

Bazen sevdiklerinden birini davet ederdi yanına.

- Buyursana, bir rakı iç gel..

Akşam böyle başlardı.

Ama saatler ilerledikçe durum değişirdi. Bebe rakının doldurulduğu uzun bardak sonuna doğru yaklaştıkça, ozanın gözleri mahmurlaşmaya, dili peltekleşmeye başlardı.

Hatırını soranlara, ağzının içinde zor dolaşan bir dille:

- Ça va, derdi...

Paris'teki gençlik yıllarından edindiği bir alışkanlıktı bu.

- Nasılsın?

- Ça va ...

- Nasıl gidiyor işler?

- Ça va ...

Kimsenin perdesini açamadığı bir yalnızlığın derinliğinde, tek avuntusu akşam saatlerindeki bebe rakısıydı. Çevresinde yoğunlaşan tartışmalara pek de kulak asmadan sessiz sedasız içerdi rakısını. Canı sıkılırsa, küçücük boyu, paytak adımlarıyla içtiği içkinin hesabını imzalar ve oradan çıkarak Yenişehir'deki başka bir meyhaneye giderdi.

Bazen de gecenin geç saatlerine kadar Çelebi'nin lokantasında kalır, masasındaki yalnızlığı korumaktan vazgeçer, cümbür cemaat herkesle birlikte otururdu. Ama üç dört sözcük dışında, yine de karışmazdı tartışmalara.

Kendisini severek övenlere, mahmurlaşmış çocuksu gözlerle bakardı. Ve keyfi yerindeyse son yazdığı şiirlerden birini de okurdu.

En neşeli günü ayın birinci günüydü. O günün akşamında Çelebi'ye gelince, bebe rakıyla birlikte bir aylık veresiye hesabı da isterdi. Hesabı ödedikten sonra da otuz gün hemen her akşam imzalayıp durduğu pusulaları, hırs ve lezzetle yırtar, paramparça ederdi.

Ne sakin, ne içine kapanık bir dostluğu vardı. Bir akşam henüz kimsenin gelmediği saatlerde başbaşa oturmuştuk. Şiirden, sanattan edebiyattan konuşuyorduk. O bir yandan bebe rakısını içiyor, bir yandan da bana ozanın tanımlamasını yapıyordu, kesik, kısık, kırık cümleler, ufacık ufacık sözcüklerle.

Konuşması öyleydi.

- Herkes dünyaya, önüne oturduğu bir pencereden bakar. Biri şu pencereden, bir başkası öteki pencereden... Ozan ise dünyaya bir tek pencereden değil, damdan bakan kişidir ...

"Sağ Elim" şiirini o gün bitirmişti. Galiba ilk kez de bana okumuştu. Sesi hâlâ kulaklarımda gibi:3

 

Sağ elim arslan elim,

Her hali ayrı ayrı

Dillere destan elim.

Âlemde senden gayrı

Gerçek dayanak mı var?

Yediğim ekmek senden,

Sen ev yıkmaz ev yapar,

Sensin beni ben eden.

 

Sağ elim arslan elim,

Dost için düşman için,

Her zaman insan elim.

İstemem dert göresin

Sen dünya maceramda,

Aşkım, sabrım, kararım

Gülsem de ağlasam da,

Ancak seninle varım.2

 

Ben de ona kendisinin dahi unuttuğu bir şiirini okumuştum.

 

Mektup alırsın, her taraf gül gülistan!

Derken cenaze geçer, her taraf zindan!

Mümkün olsa da insan her zaman gülse;

Olmasa her sevincin sonunda hüzün!

Acısı da, tatlısı da ömrümüzün,

Çok pahalıya oturur üstümüze.

Sanki ne diye yola çıktık? Çocukluk!

Hayra alâmet değil hiçbir yolculuk.

 

Farkında mısın nereye gidiyoruz;

Ne söyler arkamızdan sallanan mendil?

Yalnız aşkta, kumarda, hayâlde değil,

Her adımda birşeyler kaybediyoruz.2

 

Bir akşam da birinci bebe rakıyı bitirmiş ikinciyi de içmiş, üçüncüyü söylemişti. Arada sırada başı önüne doğru düşüyordu. Yeni gelenlerden hatırını soranlara ağırlaşmış bir dille zar zor:

- Ça va .. diyordu.

Kendisini çok seven günümüzün ünlü ressamlarından biri yavaşça kulağımıza eğilmiş:

- Çok içti.. Evine kadar götürüp yatırayım, hemen dönerim, demişti.

Sonra da:

- Artık geç oldu, gidelim ayaklarıyla, ufacık tefecik ozanı kaldırmış, koluna girerek Çelebi'den ayrılmıştı...

Bir saat geçti geçmedi, Çelebi'nin kapısı açıldı. Paytak adımlarla sallanarak bizim ozan girdi içeri ve mahmur bakışlarıyla herkesi süzdükten sonra boş duran iskemlesine oturdu. Arkasından da dolaşan diliyle:

- Bu .. bu akşam... Çok çok içti o.  Gö.. götürüp yatırdım ken ... kendisini. .. döndüm, dedi.

Ressam ozanı yatıracağına, nasıl olduysa olmuş, ozan ressamı yatırmıştı.

Ne kadar ama ne kadar gülmüştük.. Yıllarca unutamamıştık o hikâyeyi.

Gençliğinde Paris'teyken de her akşam aynı içkili kahvede öyle içermiş. Kahvenin önündeki trafik polisi tanırmış kendisini. Ve meyhaneden çıktığı zaman polis, caddenin trafiğini durdururmuş. Ufacık tefecik ozan, paytak adımlarıyla yalpalaya yalpalaya caddeyi rahat ve sakıncasız geçsin diye ...

Koskoca bir Paris caddesi. Durmuş bekleyen yüzlerce araba .. Ve ortada bir kaldırımdan ötekine doğru zigzaglar çizerek yürüyen küçücük bir adam .. Her akşam tekrarlanırmış bu sahne. Fransız polislerinde bazen rastlanır böyle nükteli inceliklere.

Bizim polis ise Türk edebiyatının bu büyük ozanına gereksiz yere kızmış ve şubeye çağırarak:

- Maymun suratlı iblis, diye hakaret etmişti .. Sonradan durumu, kendisi de ozan olan başbakanlık müsteşarı düzeltmişti.

Yazık ki  çok genç öldü o ozan. Şimdi yapıtları okul kitaplarında, dizeleri şarkılarda .. Anıları da kendisini tanımış olan dostlarının yüreklerinde.

O kendisinin hatırını soran herkese:

- Ça va, derdi.

Şimdi uzaklardan o bizlerin, hal ve hatırını sorsa, acaba aynı iyimserlikle:

- Ça va... diyebilir miyiz?

Oldukça zor bunu söyleyebilmek...3

 

Kalın sağlıcakla…

 

 

 

 

 

 

1.         Mehmed Kemal, Acılı Kuşak, De Yayınevi, 1977.

2.         Cahit Sıtkı Tarancı, Otuz Beş Yaş - Bütün Şiirleri, Can Yayınları 1994.

3.         Çetin Altan, Bir Yumak İnsan, Milliyet Yayınları, 1977.

4.         Baki Süha Ediboğlu, Bizim Kuşak ve Ötekiler, Varlık Yayınevi, 1968.

5.         Atilla Özkırımlı, Türk Edebiyat Tarihi, Cilt II, İnkilap Kitapevleri, 2004.