Araçlar
Giriş

Endokrinolojide Diyalog Derneği

Pazar, 05 Eyl 2010

Çicek Pasajı

e-Posta Yazdır PDF

Tanzimat döneminde, bugünkü Galatasaray Lisesi karşısında, İstiklal Caddesi ile Sahne Sokağı'nın kesiştiği köşede 1847’de inşaa olunan Naum Tiyatrosu vardı. Verdi'nin "İl Trovatore" adlı ünlü operası Paris'ten önce bu tiyatroda sahnelendi. Naum Tiyatrosu, sahnelenen İtalyan operaları nedeniyle dönemin sayılı kültür merkezleri arasına girdi.

1870’deki büyük Beyoğlu yangınında Naum Tiyatrosu da yanarak yıkıldı.

"Galata Bankerleri" olarak bilinen Rum bankerlerinden Hristaki Zografos Efendi, yanan Naum Tiyatrosu'nun yerini satın aldı. Bu arsa üzerine, Rum mimar Cleanthy Zanno'ya çizdirdiği proje ile, içinde bir çarşı ve apartman bulunan, yeni tipte bir bina yaptırdı. 1876 yılında yapımı biten binanın altında, o dönemde moda olan, Paris tarzında düzenlenmiş 24 dükkân, üstünde ise 18 lüks daire bulunuyordu. Dükkânların oluşturduğu pasaja "Hristaki Pasajı" ve binaya ise "Cité de Péra" adı verildi. Pasajın ilk dönemlerinde, bu dükkanlarda açılan işletmeler arasında şunlar sayılabilir: Acemyan'ın tütüncü dükkânı, Maison Parret ve Vallaury'nin pastanesi, Nakumara’nın Japon mağazası, Dulas’ın Natürel çiçekçisi, Pandelis'in çiçekçi dükkânı, Schumacher'in fırını, Papadopulos'un mücellithanesi, Keserciyan'ın terzihanesi, Yorgo'nun meyhanesi, Sideris'in kürk mağazası.

1908 yılında bina mülkiyetinin Sadrazam Sait Paşa'ya geçmesiyle pasaj "Sait Paşa Geçidi" adını aldı. 1920’lere doğru pasajdaki dükkânlara çiçekçiler yerleşmeye başladı.

Burada çiçek satanlar arasında Ekim Devrimi’nden kaçan Beyaz Rus kadınlar hatta baronesler ve düşesler vardı. Cité de Péra bir süre sonra çiçek mezat yeri olarak da kullanılmaya başlanınca, Beyoğlu'ndaki çiçekçiler pasaja toplandı ve pasajın adı "Çiçekçiler Pasajı"na dönüştü.

1940'lı yıllardan başlayarak açılan birahane ve meyhaneler, giderek apartman sakinlerini ve çiçekçileri başka yerlere kaçırttı, geriye yalnızca "Çiçek" adı kaldı.

10 Mayıs 1978'de sabaha karşı aniden çöken bakımsız bina, 1988'e kadar yıkık ve dağılmış biçimde kaldı. Belediye’nin ve pasajı kurtarmak için kurulan "Çiçek Pasajını Yaşatma ve Güzelleştirme Derneği" nin girişimleriyle eski haline sadık kalınarak onarılıp, yeniden hizmete sokuldu.

Sayın Can Kıraç, Çiçek Pasajı'nın güzel havasını şu satırlarla ifade ediyor.

"Çiçek Pasajı, Beyoğlu akşamlarının ilk durağı, yönlendirici merkeziydi âdeta... Ya uzun bir akşamın ilk yudumları ya da eve gitmeden bir iki kadehle stresin atıldığı bir mekân. Gönüllerimizi coşku ile dolduran Çiçek Pasajı meyhanelerinde, her gün ve her gece başka bir âlem yaşanır...         Sofraları süsleyen meze çeşitleri, göz ve damak zevklerinize yeni ufuklar açar. Rakılarını yudumlayarak hayal âlemlerine dalanların masalarında, her an yeni umutlar filizlenir… Ve dostlarla paylaşılan sofralarda, insanların şairlikleri de ortaya çıkar... Kendi dünyalarıyla buluşan meyhane ozanları, şövalyeler gibi cesur, mecnunlar gibi âşık olurlar. Eğer bir gün siz de âşık olursanız, bu düşler âlemine dalmayı ihmal etmeyiniz. Çünkü Çiçek Pasajı meyhanelerinde hayal kurmanın keyfi başkadır."

Çiçek Pasajı (Cité de Péra)

 

İstanbul'u İstanbul yapan binaların çoğu günden güne azalıyor. Tarihi yalılarımızın çoğunu nedense yangınlar yaktı kavurdu. Eski kâgir binaların bir kısmı da restore edilemedikleri için yavaş yavaş eriyip silindi. Kimi de dayanıyor dayanıyor da, günün birinde fücceten çöküyor. Çiçek Pasajı'nın çöküşü gibi…

Bir zamanlar hikâye yazmanın marifet sayıldığı, hikâyelerin basılıp okunduğu, yazarlığın onurlu bir meslek olduğu dönemlerde Orhan Kemal'le birlikte hikâyelerimizin çoğunu bu konu meşherinden alırdık.

Yeni heveslilere de salık veririm. Abstre edebiyatın bulamadığı vecizeleri birbiri ardına sıralayan ayyaşları, hep aynı metni üç dört ayrı tonaliteden tekrarlayabilen aktörvari dilencileri, anlaşılmamış dehasının hüsranını votkalı birasında boğmaya gelmiş dilencivari aktörleri, hiçbir zaman dayak yiyecek bir ölçüsüzlüğe sapmayan derli toplu delileri, ağızlığına mühim mühim sigara takan, günü hep programlı imiş gibi ikide bir şimendifer marka cep saatini çıkarıp yine mühim mühim bakan beyaz saçlı yaşlıları, her konuda, her alanda ahkâm kesme meraklısı, siz giderken ben geliyordumcu, ben insanın ciğerini okurumcu, her şeyi bilirimci ukalaları, halkın içine karıştıkları iyi görülsün diye pencere önlerini tercih eden salon sosyalistleri, ayağına blucin geçirip omzuna bir torba takıp buraya gelmeyi emansipelik sanan kuş beyinli egzistansiyalist kızları ile gözlemci bakışlara elbet zengin materyal sağlarlardı. İnsan bu pasajda yozlaşmış Türk kent insanlarının nabzını tutar gibi olurdu. İçki ile gevşeyen çenelerinden olanca komplekslerini okurdu.

Çiçek Pasajı, sade Beyoğlu'nun değil, belki dünyanın da en civcivli meyhanesi idi. Her Tanrı'nın günü bu pasaj sabahın yedisinden gecenin yarısına kadar her çeşit insanla dolar taşardı. Yirmi kadar meyhanenin içi, fıçıların masa olarak kullanıldığı kaldırımları, pasajın ortasındaki boşluk, Balıkpazarı ve Beyoğlu kapılarına sıralanmış seyyar karidesçi, kokoreççi ve midyeciler günün hiçbir saatinde müşterisiz kalmazdı. Müşterilerin hepsi birbirinden renkli, canlı ve çelişkendi. İflah bulmaz esrarkeşle snob aydın, sırıtık turistle karamsar sanatçı, ipini koparmış aylakla çiçeği burnunda asistan, dejenere mirasyedi ile ağır işçi, burada dirsek dirseğe kafa cilalarlardı. Şurada sulukule triosu, gırnata, keman ve darbuka ile çiftetellilerin en oynağını çalar ve on beş yaşında kirli ayaklı ama Rodin'i çıldırtacak endamlı bir çingene kızı masaların üstünde göbek atarken, beride tansiyoncu madam yaşlı müşterilerin ayaküstü sağlık kontrolunü yapar, aldığı sonuca göre Entellektüel Cavit'e "Beye tuzlu meze vermeyeceksin" diye direktifler verir, votkalı bira ikmalini tamamlayıp yurt ve dünya sorunlarını çözümleyecek kıvamı bulmuş bir gevezenin değerli diskuru, son lig maçının teknik tahlilini yapan iki fanatik kulüpçünün tartışması ve seyyar bademcilerle cevizcilerin gürültüsünde güme giderdi. Efkârlı bir gününüzde bu pasajın Balık Pazarı girişinden dalıp ite kaka, yahut itile kakıla, rastladığınız tanıdık tanımadık insanlara selam vere vere, önünüze çıkan yıvışık sarhoşları vücut çalımı ile geçe geçe, dolaş olan satıcılara dert anlata anlata bu insan denizinden ilerledikçe biraz önce sizi burgulayan dertlerden, güncel sorunlardan, kişisel sürtüşme ve gocunma tortularından arındığınızı, hatta biraz önce niye burulduğunuzu artık anımsayamaz olduğunuzu hayretle görürdünüz. Orada, bu insan denizinin içinde, bir insan zerresi olurdunuz. Kendi kafanızda ve kuruntunuzda yarattığınız egosantrik kişiliğinizden burada kurtulur, çevre ile kaynaşıp daha sağlıklı bir ilintiye girerdiniz. Bu kürü eskiden sık sık yapardım.

Bu benim anlattığım biraz da eski Çiçek Pasajı. Sonraları her şey gibi orası da yozlaşmıştı. Yirmi beş yıl önceki Çiçek Pasajı Cahit Irgat'tan, Orhan Kemal'den, Salih Tozan'dan soyutlanamazdı benim için. Çoğu zaman Orhan'la birlikte giderdik. Orhan'ın ahbabı daha çoktu. Her masada yakalanır, herkesin gevezeliğini sabırla dinler, sonra kıvrak ve bitirici bir yanıtla ve o gevrek kahkahalarından birini atarak ilerlerdi. Çiçek Pasajında Orhan'ın kişiliği büsbütün ortaya çıkardı. Bir kere alabildiğine halkçı yanı, duygululuğuna karşın, hatta belki bunun panzehiri olan, tatlı iyimserliği, babası Abdülkadir Kemal Bey’den geçme avukat lafazanlığı, Adana Futbol Karması’nın acar santrforluğundan kalma çevik sporcu yürüyüşü ve nihayet onun çok dozunda şirin külhani yanını öldürmemiş İstanbul centilmeni niteliği. O zamanın modası olan bol kenarlı fötrlerimizi başparmağımızla arkaya doğru atıp, bir mermer masaya çökerdik. Ondan sonra o masanın üstüne yığılan mezelerle, gelsin gırgır, gelsin alay, muziplik. Bazen Cahit, bazen Orhan Arıburnu, bazen Salih de gelirdi masaya. Salih kadar tatlı insan az tanıdım. Bunu Salih'i bilen herkes de tekrarlayabilir. Onun "Canım efendim" ile başlayan sohbetlerine, esprilerine gülerken onun kadar sevimli ve temiz olabilen bir eşine kolay rastlanamaz kanısındayım. Cahit o sıralarda "Sanatçılar gider, dekorlar kalır" deyip Devlet Tiyatrosu’ndan ayrılmış, Muhsin Hoca’nın kurduğu Küçük Sahne’ye girmişti. Ama yaradılışı gereği oradan da memnun görünmezdi. “Karakolda” piyesinde oynadığı gangster rolü ile İstanbul’lu seyircileri çok etkilemişti. Godo'yu Beklerken'de büyük yeteneğini göstermişti. Ama bunlar onu memnun etmeye yetmezdi. Yermek ve yakınmak onu daha mutlu ediyor olmalı idi. Ağzı dolu imiş de öyle konuşuyormuş hissi veren dolgun sesi ile o yüzde yüz erkek ve sıcak, biraz da Ebert dönemi diksiyonu kokan sesi ile "siz hikâyeciler iyi çalışıyorsunuz. İşlevinizi iyi yapıyorsunuz," derdi. "Ressamlar da fena değil" derdi Nuri İyem'e bakıp. Ama kendisi aktör olarak kendini zaman zaman ecir hissederdi. Şairliği ile kişiliğine bir subap sağlayamasa çok daha buruk olabilirdi. Sonra uzun boylu, yakışıklı silueti ile sallana sallana tiyatronun yolunu tutardı.

Bu pasajın üstündeki dört katlı handa da bir süre oturduk. Edebiyatçılar Birliği’ne başkan seçildiğim zaman, ilk iş olarak lokalsizliğe son vermek için arkadaşım Aziz Nesin ve Fethi Naci ile büyük çapta açık hava matineleri düzenledik. Elde edilen hasılatla kiralık yer aramaya başladık. Bu hanın ikinci katında tam Beyoğlu giriş kapısının üstünde Gör-Çek Fotoğrafhanesi vardı. Bir tesadüfle fotoğrafçının çıkacağını öğrendik. Mal sahibi, Sait Paşa’nın varislerinden biri idi. Bir öğrencimin de büyükbabası oluyordu. Bize burayı çok ucuza kiraladı. Böylece Edebiyatçılar Birliği de Beyoğlu'nun göbeğinde, yüksek tavanlı, dört büyük salondan oluşan güngörmüş bir lokale kavuştu. Burada yerli yabancı konuklarımızı ağırladık, açıkoturumlar, konferanslar düzenledik. Ve sevecen yaşlı ev sahibimizin tahminine karşın her ayın birinde kiramızı da tıkır tıkır ödedik.

Fi tarihinde Rum mimar Cleanthy Zanno’nun inşa ettiği, daha sonra Sait Paşa Hanı diye anılagelen bu dört katlı yapının işte 1978 yılı Mayıs’ının bir sabaha karşısı çökeceği tuttu. Eski Pera, daha sonraki adı ile Beyoğlu, bugünkü adı ile İstiklal Caddesi, en karakteristik pasajlarından birinden oldu. Herhalde bu işe bizler kadar onun kapı komşusu eski Degüstasyon da üzülmüştür. Ama galiba biraz abartıyorum. Çünkü ne Beyoğlu şimdi eski Beyoğlu, ne Degüstasyon eski Degüstasyon, ne de bugünkü insanlar dünkü insanlar. Onlar da çağın gidişi gereği sathileştiler, hoyratlaştılar. Yanı başlarındaki bu enkaz karşısında duygulanmaya, düşünmeye vakitleri bile yok. Önünden acele adımlarla geçip gidiyorlar.

Anılara dalıp duygulanmak için anıları olmak gerek. Çoğunun bu karmaşa içinde anısı bile yok.

Hanın yıkılmaya eğilimli başka kanatları elbet yıktırılacak, Çiçek Pasajı temizlenecek, restore edilecek. Ama eski havasını bulacak mı? Hiç sanmam. O eski havasını zaten son yıllarda bile yitirmişti.

Nerede eski Çiçek Pasajı? Frenklerin "Nerde eski karlar" diye bir lafı vardır. Benim bu sözüm de ona benzedi: "Nerde eski günler", "Nerde eski insanlar" diye başlayan tümcelerin, aslında geçmişe bir özlemi belirttiği sanılır. Oysa bu sözde özlem kadar gizli bir böbürlenme de vardır. Ben o güzel dönemi de tanıdım gibilerden.

Bu yazıyı öyle almanızı dilerim. Çiçek Pasajı için bu kadarcık bir ağıt fazla görülmez sanırım.

 

(Haldun Taner - Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil - Nisan 1988 - Bilgi Yayınları)

 

 

 

 

 

Cevat Çapan'ın verdiği isimle Cuma Akademisi, Aydın Boysan'a göre ise Dem Akademisi. Kültür sanat gündemini oluşturan her şey ameliyat masasına yatırılırcasına kesilip biçildiği için Cuma Akademisi demek yanlış olmaz. Ama masanın etrafındakilerin hepsi yaşamayı seven ve içmeyi bilen, gusto sahibi kişiler. Yani Dem Akademisi unvanını da fazlasıyla hak ediyor masa. Zaten köşedeki duvarda iki isim var: “Cuma Akademisi” ve “Dem Akademisi”.

Babıáli'nin Babıáli olduğu, yani gazetelerin, yayınevlerinin Cağaloğlu yokuşunda sıralandığı yıllara dayanıyor Cuma Toplantıları'nın tarihi. Yayınevlerine uğrayan yazarlarla yayıncı ve kültür sanat gazetecilerinin sohbet etmek için belli mekânları tercih etmesiyle zaman içinde atılıyor temeli. 1960'ların sonu 70'lerin başında Rauf Mutluay, Fethi Naci, Edip Cansever çekirdek kadroyu oluşturan isimler. Mimar Selçuk Batur ve Ferit Erkmen de kadroya ilk dâhil olanlardan.

Cağaloğlu'nda önce Vilayet Lokantası, ardından da İstanbul Lokantası'nda başlarlar toplanmaya. Daha sonra Muzaffer'in Yeri olarak da anılan Sofra'ya transfer olurlar. Bu transfer toplantının perşembe olan gününü de değiştirir. Çünkü Muzaffer cuma günleri kuru fasulye pişirir ve bir efsane gibidir onun pişirdiği kurufasulye.

Tipini beğenmediği müşteriyi yemek kalmadı diyerek kapıdan çevirdiği bile vakidir. Burada toplanmanın tek bir sakıncası vardır yalnız, içkili bir lokanta değildir Sofra. Ama bunun da çaresi bulunur. Melamin bardaklarda yapar rakı servisini Muzaffer, dışarıdan bakılınca ne içildiği anlaşılmasın diye. Bu çözümden sonra uzunca bir süre Sofra ve İstanbul Lokantası'nda dönüşümlü olarak devam eder toplantılar.

Daha sonra Tan Matbaası'nın binasında Şenol'un Yeri ya da Yayla olarak da bilinen meyhanede devam edilir. 80'lerin ilk yarısından 90'lara kadar. Yayla gazetecilerin de uğrak yeri olur kısa sürede, ekibe katılanlar arasında Ahmet Oktay, Sait Maden, Turhan Günay gibi isimler de vardır.

Sonra gazetelerin teker teker Cağaloğlu'nu terkettiği yıllar gelir. Küçük binalara sığamaz olmuştur gazeteler, plaza devri başlar. Güneşli, İkitelli medyanın yeni merkezleridir. Gazetelerin bıraktığı Cağaloğlu'nu bir süre sonra yayınevleri de terketmeye başlar. Onlar da birer ikişer Pera'nın yolunu tutarlar.

Fethi Naci de tam bu dönemde, 1995 yılında Gerçek Yayınları'nı Tünel'e taşıyınca Cuma Toplantıları da Çiçek Pasajı'ndaki Bayram'ın Yeri'nde, Sev İç Restaurant'ta yapılmaya başlanır. Beyoğlu'na çıkılınca Cuma Toplantıları daha bir ünlenir. Ressamından tiyatrocusuna, sinemacısından mimarına kadar geniş bir entelektüel kesim katılmaya başlar.

Bir yıllık bir kesinti yaşanır Sev İç'le. Küçük bir hesap tartışması yüzünden yaşanan küskünlük döneminde ekibin adresi Cumhuriyet Meyhanesi'dir.

Ancak şu an hem mekân sahipleri, hem de müdavimler birlikte olmaktan hayli memnun. Garsonlar masaya oldukça hakim, kimin neyi nasıl yediğini, nasıl içtiğini ezbere biliyorlar. Bu da mekânla grubun bağını güçlendiren en büyük etken.

Fethi Naci, Aydın Boysan, Cevat Çapan, Mücap Ofluoğlu, Naim Tirali, İbrahim Yolyapan, Kemal Demirel, Selahattin Yıldırım,  Nuri Akay, Tunç Başaran, Mustafa Alabora, Ziya Şen, Güngör Ergin, Deniz Kavukçuoğlu, Besim Dalgıç, Prof. Dr. Selçuk Özarmağan, Turgay Fişekçi, Akademi'nin daimi üyeleri. Kemal Bekir, Semih Gümüş, Sait Maden ve Türkiye'de bulunduğu sürece ressam Komet de arayı sıcak tutan isimler.

Yaklaşık 35 yıllık tarih düşünüldüğünde, artık aralarında olmadığı için anılarına kadeh kaldırılan isimler de var tabii. Rauf Mutluay, Ferruh Doğan, Edip Cansever, Selçuk Batur, Salim Rıza Kırkpınar, Atilla Ergür gibi.

Cuma Dem Akademisi'ne dâhil olmanın öyle kesin kuralları ya da ritüelleri yok. Akademi üyelerinden biriyle ilk kez gelen ve sonrasında ortama uyum sağlayıp bağını kopartmayanlar zamanla müdavime dönüşebiliyor.

Bir erkek grubu aslında Cuma Dem Akademisi. Ama bu bilinçli bir seçim değil. Çoğunluğu erkeklerden oluştuğu için arada küfürün, argonun kaçmaması mümkün değil. Ağızdan kaçan her küfür karşısında masadaki kadın dostlardan özür dilemek zorunda kalınması da ister istemez muhabbeti kesintiye uğratıyor. O yüzden pek tercih edilmiyor kadın üye.

Belli dönemlerde kadın müdavimleri olmuş masanın ama zamanla vazgeçmişler. Cevat Çapan'ın eşi Gönül Çapan ve Fethi Naci'nin eşi avukat Lale Kalpakçıoğlu zaman zaman masanın konukları arasına katılıyorlar hálá. Bir de Aydın Boysan'ın yan masalardan davet ettiği hayranları... Zaten onlar da biraz bu muhabbete kulak kabartmak amacıyla bulunuyorlar Sev İç'te.

Fethi Naci masanın hiç kuşkusuz hakimi. Aydın Boysan sohbetiyle neşe katarken, Cevat Çapan ise sağduyunun temsilcisi her zaman. Sakin haliyle hep doğrudan yana. Balıkçı lakaplı Nuri Akay (Sosyolog Ali Akay'ın babası), yılların getirdiği deneyimle masanın organizatörü. Masaya neler gelecek, ne yenilecek bir maestro gibi yönetiyor ve sonunda hesapları toplayıp kapatma işi de onun.

Emekli bankacı İbrahim Yolyapan, şair Orhan Veli'nin eniştesi. Yıllardır sanat dünyasının içinde ve anılarıyla renklendiriyor masayı. Mücap Ofluoğlu hoşsohbet ve keyifliyse zaman zaman tiradlar attırıyor, anılarını dinlemek ise ayrı bir zevk. Kitap dünyasının raporunu Cumhuriyet Kitap'ın yayın yönetmeni Turhan Günay veriyor.

Tunç Başaran ve Mustafa Alabora, biri sinema, diğeri tiyatro dünyasını getiriyor masaya ama asıl neşeleriyle şenlendiriyorlar toplantıyı. Yazar Deniz Kavukçuoğlu bir diğer neşe kaynağı, Komet ise renk katıyor. Prof. Dr. Selçuk Özarmağan da Akademi'nin sağlık danışmanı, Lokman Hekimi.

Bakmayın masanın yaş ortalamasının 70'in üzerinde olmasına. Ortada dönen muhabbetin, yapılan esprilerin zamanını yakalayabilene aşk olsun.

 

(İhsan Yılmaz - Hürriyet Gazetesi - 4 Ocak 2006)

 

 

 

 

 

Çiçek Pasajı'nın 15 yıldır her cuma buluşan konukları kendilerine Demciler Akademisi ismini takmış. Sıkı dostların arasında pek çok ünlü de var.

Çiçek Pasajı'ndaki Seviç Restaurant'ta her cuma "Demak" toplantısı oluyor. Demak, "Demciler Akademisi"nin kısaltılmışını ifade ediyor. Demciler Akademisi yaklaşık 20 kişilik bir topluluktan oluşuyor. Edebiyat dünyasından oyunculara, tıp profesörlerinden gazetecilere kadar kendi alanlarında önemli isimlerden oluşan bu akademinin başlıca görevi rakı içmek. Her cuma saat 12.30 civarında toplanıyorlar ve akşam 17.00'ye kadar rakılarını içip sohbet ediyorlar. Demak'ın toplantısına önceki hafta biz de katıldık. 15 yıldır aralıksız her cuma toplanan Demak'ın ne olduğunu, kimlerden oluştuğunu ve toplantılarda neler yaşandığını konuştuk. Önce sözü Demak'ın isim babası Aydın Boysan aldı; "Rakı yalnız içilmez, yalnız içmek münasebetsizliktir. Ben 66 yıldır içerim ama bir kez bile tek başıma içmedim. Birlikte rakı içmekten keyif alan, birbirini tanıyan, sayan ve seven insanlar bir araya geldi ve bu akademi kuruldu. Bu ismi de ben buldum, bir de kısaltıp Demak dedim. Benim cebimde haftalık programımın yazılı olduğu bir not defterim vardır. Cuma günleri en başta "12.30 Demak toplantısı" yazar. Günün en önemli işidir ve kesinlikle katılırım."

Peki Demciler Akademisi kimlerden oluşuyor? Boysan anlatıyor; "Sinemacısından yazarına, tıp profesöründen gazetecisine kadar çeşitli alanlardan insanlardan oluşuyor bizim akademimiz. Şu anda burada, edebiyat profesörü Cevap Çapan, iletişim profesörü Naci Güçhan, tiyatrocu Mücap Ofluoğlu, grafik sanatçısı Besim Dalgıç, eleştirmen Fethi Naci, Orhan Veli'nin eniştesi İbrahim Yolyapan, Nuri Akay, Güngör Ergin, Bedirhan Toprak, Cumhuriyet Kitap ekini hazırlayan Turhan Günay, Prof. Dr. Selçuk Özarmağan, gazeteci Turgay Fişekçi, oyuncu Mustafa Alabora ve yönetmen Tunç Başaran bulunuyor. Şu anda birkaç eksiğimiz var. Birkaç kişi hariç hepimiz de rakı içeriz." Boysan neden cuma günleri ve gündüz toplandıklarını da, "Haftanın son günü olduğu için cumayı seçtik. Gece eve dönmek zor olduğu için de gündüz toplanıyoruz" diyerek açıklıyor. Demciler Akademisi'nde neler konuşulduğuna gelince, söz yine Aydın Boysan da: "Çok şey konuşulur, yalnız bir şu var; birisi lafı alıp da uzun uzun tıraşa giremez, susturulur."

Turgay Fişekçi de Demak ile ilgili şunları söylüyor: "Burada edebiyat, sinema, tiyatro, tıp alanlarından insanlar var. Dolayısıyla burada her türlü konu konuşulur. Biraz ciddi, biraz mizahla dolu bir sohbet olur. Akademinin yazılı olmayan kanunları vardır; bir kere kadınlar giremez. Bugün özel bir durum var, Fethi Naci'nin eşi Lale Hanım da masamızda ama bu istisnadır. Kadınların girememesinin nedeni, sansürsüz konuşulmasıdır. Sohbet bazen belden aşağı konulara kayar ve hiç sınırlama olmadan konuşulur. Bir başka kural, az yemek, çok içmektir. Çok az yenir, birkaç mezenin dışında masada bir şey olmaz. Ama içki tüketimi çok fazladır. Ekonomik bir toplantıdır. Bu yıl kişi başı 25 lira ödüyoruz. Buradaki insanlar birbirlerini en az 20 yıldır tanıyan insanlar. Masanın en genci benim, 50 yaşındayım. En yaşlımız ise 86 yaşındaki Mücap Ofluoğlu. "Son olarak masanın en esprililerinden biri olan oyuncu Mustafa Alabora alıyor sözü: "12 yıldır akademideyim. Burası müthiş bir yer. İnsanlar kültürel birikimleri, dünya içindeki duruşlarıyla, o kadar yüksek insanlar ki, o bakımdan bu sofrada olmak insanın hayatını zenginleştirir. Buraya çok insan gelip gitti. Bu masa onları kustu. Abuk subuk konuşanlar, iki kadeh içip dağıtanlar oldu ama bir daha gelemediler. Burada edebiyat, felsefe, politika konuşulur, fıkralar anlatılır. En az da politika konuşulur."

 

(Şerif Ercan - Sabah Gazetesi - 21 Ocak 2006)

 

 

 

 

 

 

Hava hafiften kararmıştır. İnsanlarda bir telaş, bir telaş... Evli evine gidiyordur, köylü köyüne... Küçük meyhanelerin akşamcıları tezgâh başlarını tutmuşlardır. Uzaktan Selahattin Pınar'ın silueti görünür. Dağılmış saçlarıyla, elinde tambur, gülümser gibidir.

 

Gönlümün içinde var ki bir sızı

Her akşam yeniden başlar nedendir?...

 

Herkesin gönlünün içinde bir sızı depreşir bu saatlerde. Ötelerden, çok ötelerden dumana benzer bir hüzün gelir, kadehten dudağa; dudaktan, yürek mi desem, gönül mü desem, kalp mi desem, bir yerlerinize girer çöreklenir. Ağlamak istersiniz, ağlayamazsınız. Şiirsel bir duyguya kapılırsınız. Akşamcılığın buruk tadı damağınızda sulanır.

Çaresi yok içeceksiniz!..

Farkına bile varamadan ayaklarınız sizi bir küçük meyhaneye götürecektir.

Tezgâha dirseğinizi dayarsınız.

"Bir duble yeni!.."

"Oriste pasam…"

Soğuk suyu korsunuz, rakı beyazlanır. Biraz peynir, biraz kavun... İlk yudum dostluktur, saygıdır. Ağır ağır boğazınızdan, midenize doğru yakarak iner beyaz rakı. Bir yudum buzlu su, ardından peynir, kavun... Başlangıç hoş olur .

"Gönlümün içinde var ki bir sızı... Her akşam yeniden başlar nedendir?"

"Akşam olmuş. Güneş batmış. İçmeyip de ne halt edeceksin?" der Orhan Veli... Öyle ya ne yapacaksın?

Orhan Veli, çakırkeyf olduğunda bir türkü çağırırdı.

 

Gene yeşillendi Niğde bağları

Bize mesken oldu hapis damları...

 

Bu türküyü çağırmaya başladı mı, bilesiniz ki Orhan sarhoş olmuştur... Cahit Sıtkı'nın sarhoşluğu "Sava'lar"ı çoğaltmasından anlaşılırdı. Ne anlatırsanız anlatın, dinler görünür; "Sava monşer..." derdi.

Her sorunun karşılığı bu andan itibaren; "Sava monşer..." di.

 

Bu el titremesi kadeh tutarken

Gençlikte nasıl koyuyor insana

Orhan gibi vaktinde gitmek varken

Değer mi oyalanmana?

 

Bir insan ölüme böylesine susar mı? Ölüm susuzluk mu demektir? Cahit için öyleydi... Ne de çok ölümden söz etti:

 

Öldük, ölümden bir şeyler umarak

Bir beyaz boşlukta bozuldu büyü

Nasıl hatırlamazsın o türküyü,

Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,

Alıştığımız bir şeydi yaşamak.

 

"Ne koyacaksın Cahit, kitabının adını?"

"Hep Yaşadığıma Dair…"

Bu adı koyamadı.

Dil gelişti, arılaştı, "dair" sözcüğü eskidi. Birincilik kazandığı 35 Yaş şiiri, Hep Yaşadığıma Dair'i bastırdı. Belki şimdi böyle bir ad koyacağını hatırlayan bile yoktur.

Suphi Taşhan'ı bilir misiniz? Kocaman elleriyle kadehini bir silah gibi tutardı. Öfkesini kadehinden alırdı. Ne de tez unutuldu edebiyat tarihçileri tarafından... Oysa eski dergiler karıştırılırsa ne güzel örnekler çıkar.

"Bahar. beklediğimi getirmedi... Bahar gene gelir." diyordu. Bahar gitti, gene geldi... Bir sam yeliyle geldi, dal gibi gençleri, önünde, onarılmaz yanlışlıklarla birlikte sürükledi. Gene gelir mi dersiniz bahar? Elbette gelir.

Şiiri bir gençlik uğraşısı sanan, el dokunmayan eski dostları görüyorum, yeniden şiire döndüler. Toplumda bunalım başladı mı, şiir gençleşir, girdiği delikten çıkar, bir küheylan gibi ortada dolaşmaya başlar. Genç aktör cebinden bir kağıt çıkarıyor, içkisinden bir yudum alıyor:

"Dinler misin ağabey?" diyor.

Dinliyorum.

Okuduğu, birkaç saat önce tamamlanmış bir şiir. "Nasıl buldun?"

Votkasına taze naneler koymuş genç kadın siyah gözlüklerinin ardından şiir okuyan aktöre bakıyor. Belli, şiirsel bir duygunun içinde yaşıyor.

"Güzel" diyor. "Çok güzel bir şiir."

Katılıyorum ben de:

"Güzel..." diyorum.

Bir şiir dünyası bulunduğunu, insanların şiirle mutlu olacağını hep söylüyoruz, hep bizimkiler söylüyor. Ötekiler ne yapıyor? Hep kötülüyorlar, hep karalıyorlar, hep çamur atıyorlar.

 

Dostun attığı gül yareler beni

 

Ya düşmanın attığı?

Düşman öylesine çağdışı ki, onu düşmandan bile saymıyoruz. Tarihin içinde zorbalığın damgasını yemiştir.

Gönlümün içinde var ki bir sızı

 

(Mehmet Kemal - Acılı Kuşak - Toplum Yayınları - Aralık 1967)

 

 

 

 

 

Üstad Mehmet Kemal, yazısına Selahattin Pınar'ın Muhayyer Kürdi şarkısı ile başlayıp yine onunla bitirmiş. Biz de Şerif İçli'nin Hüzzam şarkısı ile bitirelim.

 

Yine bir sızı var içimde akşam oldu diye

Gözüm acıyor ağlarım hâlâ bilmem niye

 

Kalın sağlıcakla…