Araçlar
Giriş

Endokrinolojide Diyalog Derneği

Pazar, 05 Eyl 2010

Aydın Boysan

e-Posta Yazdır PDF

Yıllar önce bir işadamı bana sormuştu: "Siz nereden feyz aldınız? İngiliz terbiyesi mi? Fransız terbiyesi mi? Yoksa Oxford'dan mı?" "Arz edeyim efendim" deyip başlamıştım saymaya: "Bendeniz Davutpaşa Çöp İskelesi, Davutpaşa Ispanak Viranesi, Samatya Narlıkapı Çıkmazı ve Yeşilköy Bamya Tarlası'ndan feyz aldım.

Aydın Boysan

"Aydın Boysan 1921 yılında İstanbul'da doğdu. Pertevniyal Lisesi ve Güzel Sanatlar Akademisi (sonraki Mimar Sinan Üniversitesi) Mimarlık Bölümünü bitirdi (1945). TMMOB Mimarlar Odası kurucu Yönetim Kurulu Üyesi ve ilk Genel Sekreteri (1954-55), sonra İstanbul Şubesi Başkanı oldu (1961-62).

İTÜ Mühendislik Mimarlık Fakültesi'nde dışarıdan yan görev alarak, 15 yıl mimarlık öğretiminde bulundu.

Mimar olarak 55 yılda (1945-2000) toplam alanları 1,5 milyon m² (200 futbol sahasını bitişik dolduracak kadar) çok çeşitli binalar ve tesisler planladı.

Hürriyet Gazetesinde 10 yıl (1982-1991) ve Akşam Gazetesinde 3 yıl (2000-2002) sürekli köşe yazıları ve dizi röportajları yayınlandı.

Dünya gezilerinden izlenimler, deneme, mizah konuları ile biri uzay romanı olmak üzere 32 kitabı yayınlandı (1984-2007).

Çeşitli konularda dizi ve pek çok sayıda televizyon konuşmaları yayınlanıyor."

Aydın Boysan'la 1966'da tanıştım. Üniversite'de ikinci, Tıp Fakültesi'ndeki ilk yılımdı. Cumartesileri yarım gün çalışılan o yıllarda, öğrenci dernekleri bu öğleden sonralarını fakülte çayları düzenleyerek değerlendirirdi. İTÜ Mimarlık Fakültesi'ndeki arkadaşlarım Fakülte'lerinin çayına çağırmışlardı. Çay Nişantaşı'ndaki "Rouge et Noir" adlı bir kulüpteydi. Dönemin popüler batı müziği parçaları eşliğinde dans edenleri izlerken, orta yaşlı bir beyin salona girdiğini ve amerikan bara oturduğunu gördüm. Salonda bir kaynaşma oldu. Oturan, dans eden herkes gidip bu beyin elini sıkmaya başladı. Yanımda oturan arkadaşım Suavi " Bu bizim en sevdiğimiz hocamız Aydın Boysan, gel, sen de tanış" dedi. Kalktık, yanına gittik, tanıştırdı, "Hocam tıbbiyeden arkadaşımız". "Ben önce tıbbiyeye kaydoldum sonra mimariye geçtim "dediğini", "Hocam ben de bir yıl O.D.T.Ü' de okuyup tıbbiyeye geçtim" diye yanıtladığımı hatırlıyorum.

Yaşam öyküsünü anlattığı "Hayat Tatlı Zehir" kitabından yararlanarak, yaşamından bazı kesitler sunalım. Aydın Boysan çocukluk ve Pertevniyal Lisesi yıllarını şöyle anlatıyor.

İstanbul'da gözümü açtığım ilk yer Davutpaşa Çöp İskelesidir. Aksaray'dan Samatya'ya giderken, Langa hıyar bostanlarının sonudur burası. O zaman iki tekerlekli atlı arabalarla İstanbul'un çöplerini toplarlardı. Çöpler buraya taşınır, buradan da denize boşlatılırdı. Bir taş iskele vardı, oradan. Taş iskele, ta Bizans'tan kalma, mermerden, bembeyaz bir iskele idi. Hayvan geri geri iskelenin ucuna kadar sürülür, arabanın kaması açılır, denize çöp boşaltılırdı. Lodoslu havalarda, Davutpaşa'daki hayat bir işkenceydi. Çünkü çöpler karaya vurur, sahilde yığılır ve milyar hesabı sinek havayı doldururdu. Neyse ki burada fazla kalmadık.

Samatya'ya taşındık, çok güzeldi o zaman Samatya. Tren istasyonunun hemen yakınında binlerce yazma kurutulurdu, balıkçılar binlerce uskumru, çiroz asarlardı iplere. Burada Narlıkapı Çıkmazı'nda üç katlı ahşap bir eve yerleştik. Gerçi bina üç katlıydı ama genişliği dört metre civarındaydı, derinliği de sekiz-dokuz metre gibi bir şeydi. Sokağın adı "çıkmaz"dı ama aslında bal gibi de çıkardı. Evimizin bir de arka bahçesi vardı, önünden tren geçen. Orient Express geçti mi, bütün mahalle pencerelere, balkonlara üşüşürdü. Düdüğü kalın sesliydi. Binde bir yol kapalı olur da tren önümüzde durursa, Vagon Restoran'da çıplak omuzlu kadınların yemek yediğini görür, itişip tepişirdik. Narlıkapı'dan bahseden bu güne kadar rastladığım en eski şiiri takdim edeyim size. Fetihten iki yüz elli yıl sonra yaşayan Aşık Ömer adlı şair yazmış: "Ben seni severim ta ki ezeli / Takınmış başına fıstık gazeli / Sere serpe Yenikapı güzeli / Langakapusu'nda yârânımız var / Davutpaşa ara yerde yücedir/ Samatya'nın safası eyücedir / Narlıkapu hepsinden yücedir / Köşk'ü saray ile unvanımız var."

Bu şiir neden mi aklımdan çıkmıyor? Nedeni çok basit, benim feyz aldığım semtleri sayıyor da ondan. Yenikapı, Langa, Davutpaşa, Samatya ve ille de Narlıkapı.

Langa deyince aklıma bir fıkra geldi: Benim çocukluğumda ölçüsüz atıp tutmaya "Acem palavrası" denirdi. İran şahı, Atatürk'ün konuğu olarak Türkiye'ye gelince, resmi bir bildiri yayımlanmış, buna göre, "Acem palavrası" demenin komşumuzu rencide edeceği için kullanılmaması istenmişti. O kadar yaygın bir deyimdi bu.

Günün birinde palavracı bir İranlı İstanbul'a geliyor ve şehri geziyor. Gördüğü her şeye dudak kıvırıp iki de bir, "Her şeyin büyüğü, güzeli bizde var" diyor. Beyazıt Kulesi'ni de küçümsemiş, "Bizim Tahran'da öyle yüksek bir kule yapılıyor ki geçen yıl ustanın birinin elinden düşürdüğü keser hala yere varmadı" diyor. İranlı'yı hayretle dinleyen bizim Kasımpaşalı lafa karışıyor; Bizim Langa'da öyle hıyar yetişir ki, uzar uzar, Boğaz'ı geçer, Tahran'a varır, şahın sarayındaki yatak odası penceresine kadar yükselir." İranlı, "Atıyorsun, böyle de hıyar olur mu" deyince, Kasımpaşalı, "Düşür ulan o keseri, yoksa sokarım hıyarı pencereden içeri" cevabını yapıştırıyor.

Öğretmenlerimizi hala özlemle hatırlıyorum. Cumhuriyetin 10'nuncu yıl dönümünde ben orta okul 7'nci sınıftaydım. Onuncu yıl Marşı'nı biz Pertevniyal'de, müzik öğretmenimiz Mesut cemil Bey'den öğrenmiştik. O müstesna Mesut Cemil Bey ki, Tamburi Cemil Bey'in oğluydu. Felsefe, psikoloji, mantık ve sosyoloji derslerine İhsan Kongar gelirdi. Aynı zamanda müdür muaviniydi, Emre Kongar'ın babası. Yaptığım bir densizlik yüzünden bana fena halde kızmıştı. Sınıfta bırakacaktı beni, 10'nuncu sınıfta korkudan deliler gibi ders çalıştım. Evdeki kitaplarla yetinmeyip Eminönü Halkevi Kütüphanesi'nin ruhiyatla ilgili tüm kitaplarını da sonuna kadar öğrenmiştim. Sınavda mümeyyiz olarak bulunan öğretmenimiz Nurullah Ataç eğer şefaat etmeseydi, Kongar Hoca o yıl beni kesin çaktıracaktı. Ataç sayesinde kurtulmuştum.

Ataç beni adamakıllı teraziye koydu, önce dil bilgimi tarttı, "güzel" in tanımını yaptırdı. Hemen yanıt verdim: "Bizde meş'ur veya gayrimeş'ur olarak bulunan güzellik telakkisiyle, obje arasındaki münasebettir" dedim. Ataç bana pusu kurdu: "Meş'ur da ne demek oluyor? Meşru mu demek istiyorsun" dedi. "Meş'ur şuurun müştakkatındandır (türevlerindendir). Söylenmek istenen, şuurlu ya da şuursuz oluştur" dedim. Ataç gülümsedi.

Ondan sonra soru bombardımanı başladı. Ben de yanıt patlamalarıyla karşılık verdim. Sonra Ataç, İhsan bey'e dönerek "Sen bu herifi niye sözlüye bıraktın yahu" diye sordu. İhsan hoca anlattı. "Bırak hınzırı ne haltlar ettiğini bilmiyorsun" Ataç bana döndü "Yeter çık" dedi. Ben ayağa kalktım ama çıkmadan, Ben 9 veya 10 almazsam kalıyorum. "Lütfen biraz daha soru sorun" dedim. Bakıştılar. İhsan hoca da yumuşadı: "defol" dedi. 10 verdiler geçtim.

Coğrafya hocası İhsan Cebeci idi. Paris Sorbonne Üniversitesi mezunu idi. Bendeki Sibirya aşkı onunla başlar. Derslerinde öyle güzel anlatırdı ki dinlerken sanki o diyarlara giderdik. Özellikle Sibirya'yı çok överdi. Hatta anlattığı Trans-Sibirya treninin kuyruklu piyanosu bile aklımda kalmış.

Yiğit lakabı ile anılır. Kimya öğretmenimiz "Deli" Hulusi Bey'di. Öfkelenince tehlikeler yaratan bir zattı. Günün birinde arkadaşımız Nesimi "estağfurullah" kelimesini yanlış yerde kullandı. Hocamız iyilikle uyardı: "Evladım, bilmediğin lakırdıyı etme. Estağfurullah demek Sen değilsin benim, ben değilim sensin" demektir. Yani birisi sana, "Ben bir aptallık ettim derse, estağfurullah dersin. Bu demektir ki aptallığı zâtı âliniz yapmadınız, ben yaptım. Unutma!" Sonra bütün sınıfa dönüp sordu, "Anladınız mı ulan eşşeoğlu eşekler?" Biz ise bütün sınıf hep bir ağızdan : "Estağfurullah" dedik. O gün kimya laboratuarının cam eşyalarının önemli bir bölümü kafamızda kırılmıştı.

O yıllarda lise öğrencileri her yaz yirmi gün askerlik kampına giderdi. Tam teçhizat, piyade talimleri yapılırdı. Beykoz, Baltalimanı Çayırı, Fenerbahçe Burnu, Anadoluhisarı gibi yerlerde askeri kamplar kurulurdu. 1936 yılında bizi bir gece vakti yürüyüşe çıkardılar. Gece yarısı borular öttü, yüklendik silahlarımızı, yürümeye başladık. Sabaha karşı üç tane otomobil geçiyor. Birisi, "Atatürk" diye bağırdı. Taburu maburu boş verdik, arabalara koştuk. Ben ilk koşanlardan biriydim. Atatürk sordu, "Bu ne biçim asker yahu" dedi. "Bunlar öğrenci" dediler. "Öyle mi" dedi, el salladı gitti.

Aydın abi uzun yıllar Vehbi Koç'un yakın dostlarından biri olmuş. Vehbi Bey'e ilişkin çok anısı var, bir bölümünü alıyorum.

Ben arada rakıdan bir yudum alınca "Elhamdülillah" derim. Prof. Dr. Kemal Önen arkadaşım, "Böyle deme, caiz değildir" demişti. Yine bir akşam sofrasında, dostlarla birlikteyken, "Elhamdülillah" demiştim. Yanımızda oturan Aziz Nesin birdenbire sormuştu: "O ne demek öyle" diye. Ben de ona sormuştum: "Rakı yudumladıktan sonra (Elhamdülillah) caiz midir değil midir" diye. Aziz Nesin, "Ne caizi, farzdır farz" demişti.

Tıpatıp aynı sahneyi Vehbi Koç'la birlikte olduğumuz bir akşam yemeğinde yaşamıştık. Vehbi Bey'de benim, "Elhamdülillah" deyişime hayretle bakmış ve, "Hayrola o ne öyle" diye sormuştu. Ben de ona, "Böyle demek caiz mi" diye sormuştum. Vehbi Bey hemen yanıt vermişti: "Bu sualin bana sorulması caiz değildir."

Vehbi Bey bazen sofralarda aklına taktığı sorunlardan kurtulamaz, çok ciddi otururdu. Ben de kendisine, "Bize öyle kötü bilanço getiren genel müdüre bakar gibi bakmayın" derdim. Gülerdi. En çok güldüğünü hatırladığım bir buluşma ise, benim kendisine, "Galiba bu içki bana dokunuyor. Artık bıraksam mı acaba" diye sorduğum akşamdı.

Vehbi Bey otuz yıl yaz tatillerini Erdek'te Pınar Otel'de geçirdi. 1990 yılında ısrarlı isteği üzerine ben de dört gün Erdek'te aynı otelde kaldım. Bir sabah erkenden ayrılırken, otel hesabımı istedim. "Vehbi Bey'in konuğusunuz, hesap alamayız" dediler.

Aradan beş-on gün geçti. İstanbul'da Pazar yürüyüşünde kendisine, "Mahcup oldum. Erdek'te oteli ödemişsiniz" deyince, "Sen onu bırak şimdi. Amma çok ekstra içmişsin ha" deyiverdi. Çünkü benim ekstralar otel ücretinden fazlaydı.

Erdek sefaları sırasında her yıl bir akşam yakındaki Tat Konserve tesislerine gidilip yemek yenirdi. Bir yandan da ihraç edilen nefis meyve suları içilirdi. 1993 Temmuzu'na bir akşam kafa dengi bir arkadaşla kalabalıktan kaçtık, bir ağacın altında votka içmeye başladık. Bir süre sonra Vehbi Bey başımıza dikiliverdi: "Ne yapıyorsunuz burada?" Şaşkınlık geçer geçmez, "Araştırma yapıyorum" dedim. "Ne biçim araştırmaymış o" dedi. "Votka mı, yoksa meyve suyu mu zararlıdır diye araştırıyorum" dedim. Alayla, "Hangisi zararlıymış" diye sorunca, "İkisi de değilmiş, buz dokunuyormuş" dedim. Bu yanıtım üzerine Vehbi Bey'in ne cevap verdiğini hatırlıyorum ama burada söylemeyeceğim…

Aydın abinin yakın çevresinden şairler, yazarlar, sanatçılar ve doktorlar hiç eksik olmamış, işte örnekler:

Mengü Ertel ile bir akşam hanımlardan izin alıp yemeğe çıktık. Şair Edip Cansever dostumuz da bizimle. Masaya oturup içki ve mezeleri söyledik. Günün en tatlı zamanı da budur. Ne öncesi ne sonrası… Dünyaya her ikisinden de epeyce önce geldiğim için Mengü bana "ağabey" diyor. Edip'le de henüz kaynaşmadığımız bir dönemdi, o da "bey" deyip duruyor. Çok rica ettim; teklif tekellüfü bırakmasını ama o yine "bey" deyip duruyor. Gece ilerledi. Biz ateşlendik, burunlarımız kızardı. Dünya bize vız gelmeye başladı. Edip hâlâ "bey" deyip duruyor. Sonunda aramıza mesafe koymak istemesine çok açık bir şekilde darılınca, hatırımı kırmadı sağ olsun. "Ulan Aydın Bey" demeye başladı.

Ferhan Şensoy'u bir akşam sofrasına davet ettim. Apartman yaşamının gayri insaniliğinden söz ediyoruz. Neyse ki o apartmandan kurtulmuş. Arnavutköy'de eski bir ev alıp adam etmiş, şimdi rahatmış. İsterse gece yarısı bile daktilo ile yazı yazabiliyormuş. "Eskiden yazamıyor muydun" dedim, "Olay çıkıyordu" dedi, "bir keresinde yine tatsızlık olmasın diye, kağıtları toplayıp daktilomu aldım, atladım taksiye Şile'ye otele gittim. Kış kıyamet, kimse yok. Deniz gören bir oda tuttum. Akşam yemeğini keyifle yedim. Sonra odamda oturup daktilomu aldım, romanımı temize çekmeye başladım. Gece yarısını geçtikten sonra üstümdeki odadan bir tıkırtı oldu, sifon falan çekildi. Bir adam öksürmeye başladı. Zaten saat sabahın dördü olmuştu, ben de yattım uyudum. Ben uyuduktan bir saat sonra yani sabahın beşinde, üst kattaki odada oturan adam, şakada şukada daktilo yazmaya başladı. Hem ne yazış! Tuşlara sanki baltayla vuruyor. Sanki daktilo değil, buhar makinesi çalışıyor."

Ferhan'a "kimmiş yahu bu adam" dedim. Yaşar Kemal'miş. "Ulan o saatte daktilo yazılır mı eşşeoğlu eşek, sabah erken kalkıp yazılır" diye bir güzel paylamış Ferhan Şensoy'u. Suç aslında kış günü boş otelde iki müşteriyi alt alta, üst üste yatıran otel katibinde.

Cem Özer beni bir televizyon programına çağırmıştı. Gönül Yazar da vardı. Programdan önce Cem Özer'le neler konuşacağımızı anlaşmıştık. Bana Gönül Yazar'ı nereden tanıdığımı soracaktı. Çekim başladı, Cem punduna getirip sordu: "Gönül Yazar'ı nereden tanıyorsunuz?" Dedim ki, "Babası benim arkadaşımdı. Bu kız benim elime doğdu." İkisi de şaşırarak baktılar. Sonra ekledim: "Ama bir daha elime geçmedi."

Çekim sırasında Gönül Yazar anlatıyordu, "Yılbaşı gecelerinde yakın dostlar gece yarısı 12'den sonra birbirine külot hediye eder. Bir yılbaşı gecesinde bana da verdiler ve ben hemen oracıkta bunu giyiverdim. Fotoğrafımı çekmişler. Hınzır gazeteciler bunu yayımladı. Bu da haber mi yani?" Ben söze girdim, "Elbet haber ya! Her zaman giymezsin ki."

1992 yılında ben akciğer kanseri ameliyatı olup yoğun bakımdan çıktıktan sonra bir akşam Gıyas Ağabey ile Tarık Minkari ziyaretime geldiler. Moral ziyareti. Halim yoktu ama gülüşmelere ben de katılmaya çalışıyordum. Bir ara yakındım: "Ben yanlış yerimden hasta oluyorum. Karaciğerim tüm sabıkalarıma rağmen sapa sağlam. Akciğerim taksit taksit sahadan kaçıyor. Borcum oldu, ben de karaciğerimin anıtını yaptıracağım." Sözüme "karaciğerden anıt mı olurmuş" diye itibar etmediler.

Anlattım… Amerika'da emekli olan bir ünlü göz cerrahı için hastane bahçesine gözden heykel dikmişler. Hergele bir gazeteci tören sırasında doktora sormuş, "Şimdi ne hissediyorsunuz" diye. Doktor, "Jinekolog olmadığıma şükrediyorum" demiş. Kahkahalar patladı. Gıyas Ağabey de ekledi: "Ürolog olsa daha mı iyiydi?"

Gelelim son yıllara.

Son yıllarda biz, önemsediğimiz Demciler Akademisi (DEMAK) toplantılarını, pasajdaki Seviç Birahanesi'nde yapıyoruz. Bu akademik toplantılara katılan üyelerin adını söylersem, konunun ciddi oluşu daha iyi anlaşılacak: Prof. Dr. Cevat Çapan, Mücap Ofluoğlu, Tunç Başaran, Prof. Dr. Selçuk Özarmağan, Prof. Dr. Naci Güçhan, Gazeteci Turhan Günay, sanatçılar Besim Dalgıç, Sait Maden ve Mustafa Alabora. Daha nice muteber insanlar. Son yıllarda bizim düzenli olarak en çok toplandığımız yer pasajın Seviç Birahanesi'dir.

Ve şu cümleleri ekliyor.

Benim kuşağım, daha doğar doğmaz öbür dünyalara göçmeye başladı. I. Dünya Savaşı sonrası işgal İstanbul'unun süpürge tohumu ekmeğiyle, II. Dünya Savaşı'nın kumlu ekmeğiyle, tahıl kavruğu kaldık. Tahin-pekmezle yüzdük. İşkembe çorbasıyla futbol oynadık. Biz nerede, protein azgınları nerede? Hâlâ dökülür durur benim kuşağım.

Gidenleri sevgimize gömdük, kalanlara bir çift sözümüz var:

"Gitmeye acelemiz yoktur!"

Aydın Boysan mimari dehası dışında bir kalem ve konuşma ustası. Yıllardır Medikal - Cerrahi Endokrinoloji toplantılarımıza büyük bir özveriyle katıldı. Van'a da geldi, Erzurum'a da, defalarca Uludağ'a da. Son yıllarda çok kullanılan bir deyiş var "Cumhuriyet kazanımları" Bence bu kavramın somut, kişisel göstergelerinden biri tüm yaşamı ve yapıtlarıyla Aydın Boysan'dır. Düşünüyorum da "keşke Cumhuriyet’imizin daha çok Aydın Boysan'ları olsaydı" diyorum.

Bu yıl Suzan ablamla Aydın abimin 60. evlilik yıldönümlerini kutladık. Daha nice mutlu, sağlıklı yıllar diliyorum ve yazıyı, beğeneceklerini umduğum bir Can Yücel şiiriyle noktalıyorum.

 

boşver be yaşı başı

gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver?..

şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,

sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver?

koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını,

gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama

gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.

bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,

ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında,

bırak aksın yollarına.

yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın.

sen inan yüreğine,

hem ona geçmezse kime geçer sözün?..

büyü büyü... bak ellerin ayakların kocaman.

aklın da maaşallah yerinde,

e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye.

akıllı ol, yüreğin gelir peşinden,

boşver yaşı başı,

aşk var mı aşk, sen ondan haber ver?

takılmışsın yüzündeki gözündeki çizgilere.

o çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,

atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir

kış günü, öl gitsin...

parayı pulu savurup,

bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır isteğin,

savrul gitsin...

boş ver be yaşı başı, kim tutar seni kim,

kendi yüreğinden başka kim?.

aklını al da öyle git,

ister bir duvara, ister bir odaya, ister kıra

bayıra vur da git.

dert etme ellerini, onlar da gelir seninle

bırakmadıkça birine.

o biri de gelir gerçekten istediğin oysa,

seveceksen ve öleceksen uğruna...

yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa...

yaş 80'e gelse bile, hayat daha bitmemiş.

sen mi biteceksin?

çekeceksen bile bayrağı,

yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?

 

Kalın Sağlıcakla